|
SON DAKİKA
Aldatılan kadın ‘eski eşini sattı’
Serin ve nemli hava geliyor
Donna Summer hayatını kaybetti
Fenerbahçe'ye 6 maç ceza
Her şeye rağmen
Geçtiğimiz gün, uzun zamandır ihmal ettiğim köyümü, Melüşa’yı (Kırıkkale) ziyarete gittim… Babamın doğup büyüdüğü bu köy, her zaman kendine özgü dinginliği, sakinliği ve ağırbaşlılığıyla yer etti ruhumda… Büyük öfkeler, aşırı heyecanlar, sınırsız tepkiler biriktirmedi içinde hiçbir zaman… Bildim bileli hep sakin, hep dingin…
Beş yüz yıldır aynı köyde, atalarından miras kalan topraklarda kendi hallerinde yaşıyorlar. Göçlerle dolu bir geçmişi olan ülkemizde, ata yadigârı topraklarda yaşıyor olmak bile bir şans ve bu yönden şanslı Melüşalılar… Köy kahvesinde sohbet ediyoruz… Gündem, yine son günlerde ülkemizde yaşananlar, siyasetin içine düştüğü yürekler acısı durum ve ekonomik sorunlar… Yol boyunca sağlı sollu, sapsarı güzellikleriyle etrafa canlılık katan Altınoplardan, bahçelerdeki Mis çiçeklerinin yaydığı güzel kokulardan, baharın gelmesiyle canlanan tabiattan söz etmemiz beklenemezdi şüphesiz. Bizim sohbet konularımızda, bu gibi güzelliklerin yeri ya yoktur ya da çok azdır. Memleket halleri o kadar büyük yıkımlar yaratıyor ki insanımızın ruhunda, ne etrafı görecek hali kalıyor ne de güzellikleri ağzına alacak takati… Ülkesinin bitip tükenmeyen devinimide, bir o yana bir bu yana sallanıp duruyor… Bazen o kadar kötü oluyor ki bu sarsıntı, midesi bulanıyor, kaçmak kurtulmak istiyor ama kaçamıyor, “ bir umut, belki bir şeyler değişir” diyerek yine çaresiz beklemeye koyuluyor. Bu karamsar sohbetimiz sırasında, soruyorum köylülerime, köyleri için ne gibi istekleri olduğunu. “Kırıkkale(Melüşa) ile Kiracıköy arasındaki yolun açılmasını istiyoruz” diyorlar hep bir ağızdan; komşu köyleri, Erdemli(Tremeşe) ve Yiğitler(Arçoz) köylerinin de ortak arzusuymuş bu. Bu şekilde her gün Lefkoşa’ya gidip gelen öğrenciler, memurlar ve işçiler için mesafe kısalacağından, büyük kolaylık getirecekmiş… İmza toplamışlar, benden de destek istiyorlar. Haklı bir talepleri var ama bunun çok da kolay olmadığını bildiğim için, yarı şaka yarı ciddi, çok zor bir istekte bulunduklarını söylüyorum ve ardından da, “Kapı açılırsa, adını ‘Melüşa Kapısı’ koyalım; böylelikle köyün, eski çağlardan gelen tarihi adı da unutulmamış olur” diyorum. Köylüm Ahmet Dayı, yavaş yavaş yerinden doğrulup, kulağıma iyiliyor ve kısık bir sesle, “Olmaz! Sonra vatan haini derler bize!” diyor o naif haliyle… Her türlü sıkıntıya katlanmış ama yine de vatanını terk etmemiş, içi yurt sevgisiyle dolu bu yaşlı akrabamın sözlerinden etkileniyorum; içime bir hüzün doluyor… Hayatının son diliminde bile, hâlâ, birilerinin kendisi hakkında verebileceği yanlış hükümden korkuyor… Güzel ülkemin güzel insanları, beyinlerinde ve ruhlarında yer etmiş korkularıyla, endişeleriyle, mutluluğun ve huzurun tam tadına varamadan yaşamaya devam ediyorlar dün olduğu gibi, bugün de… Her gün, her yerden gelen onca olumsuz haber, engel oluyor huzura… Siyasetine bakıyor, yüzünü buruşturuyor, haberleri dinliyor içine sıkıntı basıyor, çevresine bakıyor, her türlü kirlenmişliği görüyor… Tüm bunlar sonsuz bir güvensizlik duygusu yaratıyor ruhunda… Sonra da çöküntü yani depresyon...
Ama bu güzel bahar günlerinde, böylesine karamsar cümlelerle bitirmek istemiyorum yazımı. Her şeye inat, baharın güzelliğinin yanında başka güzellikler de yaşanıyor ülkemizde… Arşivlerimizde yer alması gereken, son okuduğum ve bitirinceye kadar elimden düşürmediğim iki kitaptan söz etmek istiyorum. Biri, Ahmet Tolgay’ın, “Naftalin Kokulu Kıbrıs” diğeri de Neriman Cahit’in “Araplara Satılan Kızlarımız” isimli kitapları. Ülkemiz yazarlarının bu kitapları, geçmişte yaşanan acıları, paylaşılan güzellikleri öğrenmemiz açısından birer belge niteliğinde ama hepsinden önemlisi de, buram buram memleket kokuyorlar… Yükleniyor...
|